Beni bu bayram pas geçiniz lütfen.
Sevdiklerimin kanının bu kadar aktığı günleri bayram gibi yaşamak hiç gelmedi içimden bütün yaşamımca.
Şeker Bayramında bayramlaşırız.
Neredeyse "evvel zaman içinde, kalbur saman içinde" denebilecek kadar eskilerde bir çocuğu
her zamankinden erken ve daha coşkulu uyandırıp,
hızla giydirip bahçedeki odunluğa götürdüler.
O sıralar o çocuk yeni bir kedi aldırma peşindeydi ama gene de
o kapkara gözlü, cin bakışlı koyunu görünce dünyalar onun oldu.
Koştu sarıldı koyuna.
Önce uzun bir kamyon yolculuğu,
arkasından tanımadık kokular içinde bir ortamda hızla miktarı düşen bir sürü içinde
ikide birde sırtının derisinden tutulup kaldırılmalar,
sonrasında kısa ve yanında hemcinslerinden hiçbiri olmadan tek başına bir fayton yolculuğu ve
bu karanlık odunlukta bir tas su, bir tutam ot ile başbaşa bırakılmışlığın travmalarını yaşamakta olan koyun
bu sevgi dolu sarılışa mukabele etti, tuttu başını çocuğun koltuğunun altına gömüp öylece durdu uzun süre.
Çocuk artık hergün hiç nazlanmadan,
kimsenin dürtmesine gerek kalmadan erkenden fırlıyordu yatağından,
saatlerce köpek gezdirir gibi çevrede dolaştırıyordu onu.
Öyle alışmışlardı ki birbirlerine; çocuğu yemeğe eve çağırdıklarında yalnız kalan koyunacı acı meliyordu.
Çocuklar çok sıklıkla "canım sıkılıyor" cümlesini kurarlar ya, hiç canı sıkılmıyordu artık
ama daha önemlisi öğretilmiş sevgiler dışında ilk karşılıksız sevgisini yaşıyordu.
Pek karşılıksız da denemezdi ya neyse...
Sonunda o gün geldi.
Neler olduğunu anladığında isyan etti çocuk.
O sevimli dostuyla birlikte evden kaçmayı etmeyi düşündü.
Mahallenin bir ucuna kadar da gerçekleştirdi bu ilk evi terk girişimini.
Evden kaçmaktan çok, arkadaşını kaçırmaktı elbette bu.
Yakalandılar.
(Tek yardım ve yataklığı bu değildir ve bunların hepsinden de hep övünç duydu.)
Yalvardı, ağladı, tepindi.
Annesinin dünyanın en güzel kadını, babasının da herkesi dövebilecek,
herkesten güçlü bir adam olmadığını ilk düşünüşü o güne rastlar.
Sevgili dostunun vücudundan ayırdıkları kafasının karşısında oturup uzun uzun ağladı
ama açık kalan gözlerine bakamadan.
Zaten o gün bu gündür hiçbir koyunun gözüne bakamaz.
Bırakın canlılarını kellecilerin, kasapların vitrinlerinin önünden geçerken bile başını çevirir.
Kesilip parçalara ayrılmış ama hala canlıymış gibi devinen etlerin yerleştirildiği tepsilerin komşulara taşınmasında yardımı reddetti.
Uzun süre kimseyle konuşmadı (aslında biraz da konuşamadı),
uzun süre geceleri sıçrayarak uyandı,
aylarca her sevilen yitiminde olduğu gibi sabahları uyandığında
"oh neyse hepsi rüyaymış" aldanısını yaşadı.
Şimdilerde bile hâlâ bir koyuna içinde bir utanç duymadan bakamaz.
Daragaçlarında yitip giden bazı arkadaşlarını anımsadığında duyduğu türden bir bir utanç.
Fotoğraflarımın çoğu imzalıdır benim
Yukarıdaki değil.
Bu fotoğrafta imzam yok.
Olamaz da zaten.
Pablo Picasso'nun Guernica'sının öyküsünü bilirsiniz :
Bask Bölgesindeki şiddetli kalkışmalarla başedemeyen Franko,
Hitler'den yardım ister ve Alman Hava Kuvvetleri dünya tarihinin
ilk bombardımanını bu bölge üzerinde gerçekleştirirler.
Picasso çok etkilendiği bu katliam üzerine insan ve hayvan iç organlarının birbirine karıştığı
Guernica tablosunu yapar.
Öyle büyük etkileri olur ki Almanlar tedirgin olurlar ve
Paris'in işgalinden sonra bir anlatıya göre Nazi'ler Picasso'yu sorguya çekerken bir ara tablosunun karşında,
bir başka anlatıya göre daha tablo tamamlanmadan onun atölyesinde "bunu siz mi yaptınız" derler.
Picasso'nun cevabı şöyledir : "Hayır, siz".
Biraz da bu nedenle imzam yok bu karemde.
Ve de bu yüzden beni lütfen pas geçin,
kutlamak gelmiyor içimden.
 
|
| |
Ekleyen: | Tarih: 27.11.2009 - 03:53:51 | Okunma: 274 |
|
Yazılmış Yorum Bulunamadı.
|